İran: Özgürlük Arayışından Esarete Uzanan Yol...
İran, bugün dünya gündeminde baskı, yasaklar ve korkuyla anılıyor. Oysa bu topraklar, yakın geçmişte özgürlüğün, modernleşmenin ve toplumsal dönüşümün mümkün olduğuna inanan milyonların hayalini taşıyordu. Bugünkü İslam rejimi, bir anda ortaya çıkmış bir yapı değil; umutla başlayan bir yolculuğun, adım adım esarete dönüşmesinin sonucudur. 20. yüzyılın ortalarına kadar İran, Ortadoğu’nun en seküler ve en açık toplumlarından biriydi. Kadınlar üniversitelere gidiyor, kamusal alanda aktif rol alıyor, sanat ve kültür Batı ile iç içe gelişiyordu. Şah rejimi demokratik değildi, evet; ancak toplum nefes alabiliyor, bireysel hayatlar devletin mutlak kontrolü altında değildi. İran halkı, baskıcı bir monarşiden kurtulup daha özgür, daha adil bir düzen talep ediyordu.
BİR HALKIN ÖZGÜRLÜKTEN ESARETE YÜRÜYÜŞÜ.
I. BÖLÜM — ÖZGÜRLÜĞÜN HATIRASI
İran, özgürlüğü hiç tanımamış bir ülke değildi.
Aksine, özgürlüğü hatırlayacak kadar yaşamış, sonra onu kaybetmiş bir halkın ülkesiydi.
1970’lerin İran’ında sokaklar bugünkü kadar sessiz değildi. Kadınlar üniversite kapılarından başları dik giriyor, gençler kitapçılarda tartışıyor, şairler dizelerini fısıldamak zorunda kalmıyordu. Devlet sertti, Şah otoriterdi; ama hayat, bugünkü gibi boğazlanmış değildi. İnsanlar devletin her nefesinde enselerinde olmadığını biliyordu.
Sorun özgürlük değildi yalnızca.
Sorun, özgürlüğün eksik olmasıydı.
Ve bu eksiklik, tarihin en büyük tuzaklarından birini kurdu.
II. BÖLÜM — DEVRİMİN GÖLGESİ
1979’da milyonlar sokaktaydı. Aynı sloganları atan, aynı düşmanı hedef alan ama farklı hayaller kuran milyonlar…
Solcular, adalet istiyordu.
Kadınlar, eşitlik.
Gençler, gelecek.
Dindarlar, ahlak.
Ama kimse sormadı:
Devrim bittikten sonra kim konuşacak?
Humeyni konuştu.
Silahı olanlar konuştu.
Ve devrim, halkın elinden alındı.
İlk infazlar sessizdi.
Sonra hızlandı.
Gazeteciler kayboldu.
Öğrenciler sabaha karşı evlerinden alındı.
Kadınlar, meydanlarda aşağılandı.
Gençler, “Allah adına” asıldı.
Devrim, kanla mühürlendi.

III. BÖLÜM — İDAM EDİLENLERİN ÜLKESİ
İran İslam Cumhuriyeti’nin temeli, kan üzerine atıldı.
1980’ler boyunca hapishaneler doldu.
İnsanlar yıllarca yargılanmadan tutuldu.
Sonra bir gün, kapılar açıldı.
Ama özgürlük için değil.
1988 yılında, birkaç ay içinde, yaklaşık 30 bin siyasi tutuklu gizlice idam edildi.
Birçoğu gençti.
Birçoğu sadece broşür dağıtmıştı.
Birçoğu solcu, birçoğu sadece itirazcıydı.
Cesetler ailelere verilmedi.
Mezarlar gösterilmedi.
Annelere “Oğlun yok” dendi.
Bu ülkede ölüm bile sansürlüydü.

IV. BÖLÜM — DİNİN DEVLETE, DEVLETİN TANRIYA DÖNÜŞÜ
İslam Cumhuriyeti, dini bir inanç olmaktan çıkarıp devletin copu haline getirdi.
Kadın bedeni denetlendi.
Saç, suç oldu.
Gülmek şüphe uyandırdı.
Müzik günah sayıldı.
Ahlak polisi sokaklarda dolaşırken, ahlak devletin en büyük yalanına dönüştü.
Ve halk şunu fark etti:
Bu rejim Allah’tan değil, korkudan besleniyordu.
V. BÖLÜM — YOKSULLUĞUN İDEOLOJİSİ
İran zengin bir ülkeydi.
Ama halkı fakirdi.
Petrol vardı.
Doğalgaz vardı.
Ama ekmek yoktu.
Para, halka değil;
Silahlara, milislere, bölgesel savaşlara gitti.
Gençler işsizdi.
Orta sınıf yok oldu.
İnsanlar ya ülkeyi terk etti ya da içten içe çürüdü.
Bir ülke, geleceğini kaybettiğinde önce sessizleşir.
Sonra patlar.

VI. BÖLÜM — MAHSA
Mahsa Amini öldüğünde, bu ülkede ilk kez biri ölmedi.
Ama bu kez yalan tutmadı.
Genç bir kadın, devletin namus anlayışı yüzünden can verdi.
Ve İran’da bir şey koptu.
Kadınlar başörtülerini yaktı.
Gençler sloganları fısıldamadı, bağırdı.
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” bir slogan değil, bir veda mektubu gibiydi.
Bu, rejime yazılmış bir son cümleydi.

VII. BÖLÜM — SAVAŞLA AYAKTA DURAN DEVLET
Rejim dış düşmanlara sarıldı.
İsrail, ABD, Batı…
Ama halk şunu biliyordu:
Bu savaşlar onların savaşı değildi.
İranlı genç, kendi ülkesinde özgür değilken,
başka coğrafyaların düşmanı olmak istemiyordu.
Devlet savaşı kutsarken, halk yoksullaşıyordu.
VIII. BÖLÜM — BUGÜN
Bugün İran bir hapishane değil.
Daha kötüsü:
Alışılmış bir hapishane.
Ama her hapishanenin bir zaafı vardır:
Mahkûmlar korkmamayı öğrendiğinde, duvarlar anlamını kaybeder.

SONSATIR (ŞİMDİLİK)
Bu metin bir ülkeyi anlatmıyor sadece.
Bir soruyu soruyor:
Bir devrim, halkını öldürdüğünde hâlâ devrim midir?
Mehmet Arif GÜDEN
